Ağlamaklı

Son kez arkana bakıp, titrek ellerle susan dudaklarınla kalakalınca, üzerine yağan yağmurları incitmeden ve yüreğini gücendirmeden dökersin göz yaşlarını. Büsbütün saran acı seli içinde kayık misali sallanan mısralar eşlik eder suskunluklara. Bir nebze de olsa diner diye beklenen yağmur için şemsiyesiz yollar başlamıştır artık. Her bir adımda yere düşen hatıralar izini bırakmadan yok olurken, yürekte açılan yaralar derinlere iner. Kimliğini yitirmiş biri gibi delice savrulursun seni alan rüzgarla. Nereye gittiğinin bir önemi yoktur. Ne yaptığının da. Sadece yağmurlar anlar, dinmeyen göz yaşlarını. Hayaller uzaklaşıp, karanlıklar çıkmaya başlar. Bir fırtınayla alaşağı olan ruhun şahlanır. Tek bir göz yaşı ve sonra koca bir gülümsemeye yetecek hatıraların gelmesiyle sana. Sonra yine göz yaşları, ıslak ve hasret dolu. İsteklerin karşılanamadığı bir dehliz. Elde avuçta bırakmayan duygu seli. Sebebini bilmeden ağlamak dolu dolu…

Sığ insanlar

Boyun eğişleri ve hayata olan tutkuları ile bu insanlar, farkına varmadan merakımı çekerler. Onların dilini anlarım anlamasına da, o dili konuşmak gelmez içimden. Zoraki olur cümlelerim, bakışlarım; sanki kalıplara sıkışmışım gibi hissederim. Ancak onlardan kaçamam da, çünkü her yerdedirler, kafamı dolduran soruların onların yanında hiç önemi yoktur yalnızca yaşamak gerekir inadına ve akışıyla. Akışı bozan frekanslarım aldırış sebebi değil, hayatla bağ kuramamış benin bir zayıflığıdır onlara göre. Bana göreyse tutkumun işaretleri. İşaretleri takip ettiğimdeyse o insanlardan uzak kuytu bir yerde bulurum kendimi. Bu kez de yalnızlık alır başımı. Tek kalma isteği yerini insanlarla bir arada olma ihtiyacına bırakır. İnsan yalnız kalamayan bir varlık ama kalabalığın içinde de yalnız kalamaz. Frekans uyumu öyle bir büyü ki, zamanın akışını hızlandırıyor, mutlu ediyor, heyecanları körüklüyor, nasıl neden demeye fırsat bulamadan anı tükettiğinizi anlıyorsunuz. Tüketmenin verdiği hisle de bir dolu pişmanlık ve aç gözlülük yeşeriyor bilinmeyen topraklarımızda. Daha da kötüsü sığ insanlara tahammül azalıyor, uyumu yakaladıkça. Bu yüzden ben de sığ olmalıyım ki böylece aldığım nefesi verebileyim deniyor. Hal böyle olunca da sığlık bulaşıyor senin de ruhuna, elde olmadan ve güçlükle. Başkaldırışların ve iç çatışmaların son buluyor görünmeyen bu karanlıkta. Sen de onlardan biri olmaya başlıyorsun. Bir yandan da kabullenmek zor geliyor, bir zamanlar zıt düştüğün bu topluluğa ama yaşamak için yapıyorsundur her ne yapıyorsan, hayatta kalmak için. Bir süre böyle yaşadıktan sonra, hayatta kalmak da saçma geliyor. Zoraki duyu aktarımların seni çileden çıkarıyor. Daha da kötü oluyorsun. Biraz uzaklaşmak iyi gelir diye alıp başını gidiyorsun mümkünse derin yerlere. Ama oralarda da aradığını bulamıyorsun. En sonunda sığ olan ben miyim diyorsun kendine. Eğer başından beri yanlışsa tüm anlayışlarım?  Ben niye varım, neden kahrolan ruhum beni yolda bıraktı diyorsun ama cevabı kimse veremiyor sana. Çünkü yalnız, öteki ve başıboş hissetmek çok zordur. Çıkışı bulmak bir başka deyişle sığlığa alışmak ise başka bir zorluğun aşılmasıyla mümkündür ancak.

Sevilmek mi sevmek mi?

Sevildiğini bilince mi daha çok sevmek ister bencil yürek ya da çok sevmekten yorgun düştüğünde sevilmeye muhtaç kaldığın için sevgi kırıntıları mı ararsın? Lakin bir gerçek söz konusu ki, sevmek de sevilmek de bir bütünün parçası. Tekiyle olmuyor, insan sevince sevilmek, sevilince de sevmek istiyor. Masum, perdesiz sevmeler insanı güzelleştiren. Beyin ve kalbin ortaklaşa çalıştığı ve muazzam bir orkestranın yönetildiği o gönüller hayata neşe katan ve umudu köreltmeyen. Ya sev ya da sevil kısaca. Bu hayatta var olabilmenin en kolay yolu bu olsa gerek.

Bizi ayakta tutan heyecanlar mı?

Sakin bir hayat herkesin hayallerini süsler özellikle geçkin zamanlarımızda. Genç hissettiğimiz zamanlarda ki hayaller fırtınası bizi alıp bilmediğimiz diyarlara götüreceğinden mi ya da biz mi gittiğimiz yerin bilinmezliğinden dolayı fırtınada kayboluruz nedenini bilmiyorum tutkular böyle böyle artar. Ta ki eskiyen, yıpranan bildiklerimizin aslında bilemediklerimizden ibaret olduğunu anlayana dek. Yanılgıya düşen yürek diz çöker beyin karşısında. Bu yüzden heyecanın yerini sükûnet isteğine bırakır. Buna bir açıdan alın yazısı da denilebilir. Farkındalığın çıkış anının bekleyişinde ki zamanlama kapısı gibi. Tabiatın fabrikasyonları olan biz insanlar mutlaka bu döngünün içine gireriz. Çünkü sürekli olarak kimse sükûnet içinde olamaz. Fabrika ayarlarımız tıkır tıkır işlerken, göz önündeki perdeyi indirir ve oyunu sahneye koyar. Alkışlar kıyamet gibi o denli güçlü yani. İlk heyecan başlar, oyunla. Sonraki oyunlar da merak yerini alışkanlığa bırakır. Süregelmiş komutlar belleğimizi devirir ve kendimizden kovuluruz. Herhangi bir duygu için kıpırtıya hasret olan bizler, arayışımıza devam ederiz. Ama o ilk oyun gibi olmaz hiçbiri.

Bir şair hakkında

Gözlerinin başkalığından dolayı yalnız ve insanlara gözlerini ödünç verecek kadar fedakar bir şair bu, tek emeli yazmak sonunu bilmeden. İnsanları derin ve temeline kadar artık içlerinde ne varsa oraya kadar bir şekilde tanıyabildiğini düşünüyor ama insanları tanımakta çok fena. Adeta bu dünyadan değil, farklı bir ulvi görev için gelmiş ama nereye gideceğini bilemiyor. Işıklı yolda yürürken etrafında ki karanlıklara bakmıyor, yüreğinde ki ışıkla yetiniyor. Başarısını kendisini tebrik ederek kutlasa da, insanlardan özellikle yüreklerine dokunabildiklerinden bir kaç şey bekliyor istemsizce. Bu şair benim kitaplığımda bulunma nezaketini gösteren yazarların hepsinin tek olmuş hali. En yakın arkadaştan öte bazen, bilge ve sevecen.

Yokluğunda

Bir yaprak gibi titreyen,

Kor gibi yanan,

Kasırgaların kıpırdatamadığı,

Ezeli ruh eşiğim.

Cümleleri üç noktayla bitiren,

Değişimlere sürükleyen,

Gelişimlerde anımsanan,

Belli belirsiz bir kuytuda acılı.

Olmazlara karşı en azından diyebildiğim,

Yokluğunda.

Sevgi öğretmenleri

Bir çırpıda karışan hamur gibi ahengiyle hayran bırakan mıknatıs çekimler, aslında bizi bir arada tutan. Onca konuşulan lafların değil de bir anlık dokunuşların ve telkinlerin vücut bulması. Sırf olsun diye değil, çekimiyle üzerimizde ki ölü toprağı, sürünen psikolojiyi atan bir tomurcuk. Bu tomurcuğu açtırmak kolay değil, hele ki nasıl olacağını bilmiyorsanız. Her hususun öğreteni vardır elbet diyerek yola çıkıldığında, sevgi öğretmenleri çıkar karşımıza. Maaş almazlar ya da izinleri de yoktur. Zamanlı zamansız, zor şartlarda, koşulsuz, karşılık beklemeden çalışır dururlar. İstedikleri yalnızca değer görmek ve öğrettikleri dersin düşünceden başlayıp yayılarak bulaşıcı olmasıdır. Basit bir ders gibi görünse de, teferruatlı müfredatı sayesinde sınıfta kalanı çok olan bir derstir. Bu yüzden olsa gerek, yarıda bırakanlar devama kalkıştıklarında zorlanırlar, gücenirler. Karmaşık hisleriyle bu derse devam etmektense, olduğu gibi bırakmak daha iyi görünür onlara. Ama kimi zamanda öğretmen bulmak sıkıntı kabul görür ve can sıkar. Tek başına da öğrenilebilir deriz sevgisizlikten bitkin düştüğümüzde. Sadece sevgiyi alabilecek biri olduğunda elbette dileğimiz gerçekleşmiş olur. O da mı olmadı başkaları mutlu olsun ben öyle de mutlu olurum deriz. Nispeten de işe yarar bu teori. Tomurcuklar yerinde kalır en azından. Kaybolmaya gerek kalmaz, elde bir harita vardır artık. Öğretmenler yeniden belirebilir ve başka öğrenciler de istekle derse katılan. Küçük bir öğrenci olmayı özlediğimiz zamanlara geri döneriz tam o sırada ve sonların da mutlu olabileceği hayal olmaktan çıkar…

Anlaşıldığını sanmak

Kumda iz bırakmayan küller gibi dinlenmek neden kulaklarda tiz bir ses yaratır ve boşlukta yankılanan bir gürültüyle baş başa buluruz kendimizi? Çölün ortasında susuzluk çeken bir kaktüs gibi, dayanıklılığımız hakkında fikrimiz olmadan susamayı istemek daha cazip gelir. Sanılar da yanılsamalar gibi çarpıcı ve aldatıcıdır. Hele ki yanlış sanılar daha beter eder insanı. Var oluşumuzun kanıtlarına kadar sorgular hale geliriz evreni. İnsan hep anlaşılmak isteyen bir varlık olmuştur bana kalırsa. Tersini söyleyip inkara kalkışanlar olsa da bu yadsınamaz. Bu anlaşılma isteği büyüdükçe, kaktüs de olduğu gibi susuzluk artar ve belki de anlama yetisi geride kalır. Anlayamayan bir zihin ise yalnızca anlaşılmayı diler. Halbuki anlaşıldığı pek çok şeyi anlayamadığı için anlaşılamadığını düşünmektedir. Sanıların sanılan değil başka ön görüler olduğu sezildiğinde ise yanlışlar ortaya çıkmıştır bile. Artık bir çok şey sanılmıştır. Anlaşılmak da öyle. Yaralayıcı etkisiyle birlikte tokat gibi çarpar yüzlere. Acıtan ise tokat değil yüzlere inen elin sahte büyüklüğü olmuştur. Tıpkı çölde olduğunu zanneden bir kaktüs gibi.

Öylece bırakmak akışına

Nehirin en iyi akışında,

Ardından gitmek yok olmaktır acısında.

Kabullenmek fenadır anında,

Doğru insanlar gelene kadar yanlış insanlarla, doğrular bulunduğunda.

Bilinen bütün sayılar unutulduğunda,

Kelebekleri uçuran baharlar ışığında.

Duyular sezmeden yaşamın kıyısında,

Balıklar dahi çekilmişken diplerin yuvasına.

Akmayan akışa bırakmak öylece değildir.

Öylece olan akışın akmasıdır.

Bırakılan şeyler akışta öylece akmaz.

Kalanları bırakmak öylece olduğunda,

Nehir gibi akarlar en iyi akışlarında.