Mekanik çocuk

Paslanmayan telden saçları var onun.

Mızrağın işlemediği taştan bir kalbi.

Çelikten kolları, bacakları var onun.

Ummadığı şefkatinden bir sevdası.

Keskin bakışları var onun.

Silahını gardından alan çekinceleri.

Yaralayıcı sözleri var onun.

Lügatı hançerden yapılmış şafakta.

Buyuran vurgusuzlukları var onun.

Kıyıya vurmuş balıkların ölüsünde.

 

Mavilerde aradım

      Öyle ısrarla aradığımı sandım ki, ben bile nereye koyduğumu unutmuşum. Sonu gelir diye hep bekleyerek acıları sineye çektiğim bugünlerin bir sonu gelecek mi? Gerçekten maviliklere özgürce bakabilecek miyim? Ruhumun delikleri bir gün kapanacak mı? Artan saçma ve tecrübe sağlayan hayallerimden uzak zamanlarım beni öldürmeden ben huzura erebilecek miyim? O kadar mutsuzum ki arkadaşım, beni bir tek sen anlayabilirsin duymayan kulaklarınla. Gözümden damlayamayan yaşları ve ağzımdan dökülemeyen cümleleri, bulamadığım o zaman diliminde ortaya dökmek istiyorum. Ama bu dünyada bana yetecek zaman yok, hep başkaları var kara düzenimde. Gün geçtikçe güçlendiğimi düşünen bu insanlar çürüyen ruhumun farkında değiller. Ölmemek için yazıyorum ben artık, zevk almayı bırakalı çok oldu hayattan. Lakin bir insan var beni düşündüren, bana umut vermeye devam eden, o olsa sevse beni belki diyorum. Belki yine yaşamak isterim. Sadece o olursa diye kilitliyorum kendimi çünkü doğrusu bu. Benim yüreğim defalarca törpülenmeye müsait değil. Kılcal damarlarımın inceliği korkuturken beni, onun akışında boğulmak istiyorum. Nasıl seviyorum sen anla beni, maviler kadar, güzel seviyorum onu. Ama o beni sevmiyor, bunu da kabul etmeliyim, diğerleri gibi. Ettiğim bu kabuller yüzünden kendi benliğim kayboluyor arkadaşım, laflarım bayağılaşıyor. İnsanlıktan çıkıyorum. Ve halen insanlar gıpta ediyor bana, yıkık mezarlıkta terk edilmiş ruhumu göz alıcı buluyorlar. Söyle bana ne yapmalıyım, yazmak bile her an olamıyor benim için, bu bile imkânsızlaşıyor, her dakika. Ah hayallerim, ah güzide mensubu maharetlerim, hepsi gözyaşlarımda sele tutuluyorlar. Yine de diyorum, demek zorundayım en azından şimdilik. Biliyorum bu şimdiler hemen sona ermeyecek ama özgürlüğümü geri istiyorum. Amaçsız olmak bir süre, durup düşünebilmek, doyasıya sevmek istiyorum. Yoksa alın şu körelmiş bedeni benden! Ne işe yarar tüm bu keşmekeşler sonu mavi olmazsa? Ben maviyi istiyorum, yalnız onu, gerisi gelsin ya da gelmesin. İncelen torbamla yükler taşımak istiyorum, ufkun sınırsız omuzlarında. İsteklerimi bitirmek değil çoğaltmak, gerçekten mutlu olmak istiyorum. Bunlar mümkün mü dersin? Yapabilecek miyim? Ne olur yapabilirsin de, buna çok ihtiyacım var. Mavi kadar ona da ihtiyacım var, yaralarımı farkında olmadan iyileştiren insana, bu böyle sürüp gidecek ve ben mahpus hayatıma devam edeceğim değil mi? İnanmıyorum kimseye, gerçekleri ört bas etmek istemiyorum artık. Bu yüzden sen de beni inandırma. Biliyorum ne istediğimden ben de emin değilim ama belki sen anlarsın yine de beni. Kurtar beni sıkıştığım bu duvarlarla çevrili yokuştan!

Not: Yukarıdaki bir anı değil, benim yarattığım bir karakterin günlüğünden bir yansımadır. İyi okumalar diliyorum…

Acaba

Acaba sesimi duyar mı yıllanmış duvarlar,

Bakabilir miyim o küçük delikten sabaha?

Ne desem söz yerini bulur,

Denizler dalgalanır mı haykırırsam?

Yeter mi çabalarım üstesinden gelmeye?

Acaba,

Sonu gelmeyen cümlelerim geriye çekilirler mi?

Arsız bahtım kozunu kullanır mı bana karşı?

Acaba beni merak ediyor mu?

Orada bir yerde olduğumdan emin mi herkes?

Sorularıma cevapsız kalan sıfatlar bile,

Bilmediğim o yere giderken,

Acaba iyi olacak mı sızlayan yaralarım?

Acaba kim olacak aynada gördüğüm?

Tutuşmayan bir kömürün elmas olması

Soğuk almış başını giderken
Isınmak şart olmuş insan evladına
Yakacak odun varmış olmasına da,
Üşüyen bedeni, ruhuna karşı koyamamış
Kıyamamış ağaçları kesmeye
Çareyi kömürde bulmuş, yanı başında ki
Açmış sobanın paslı kapağını zorla
Bütün kömürleri atmış içine
Ateş kendiliğinden yanacak değil ya
Kibrit aramış çakmak için
Ama ne çare, bulamamış
Kömüre danışmış durumu
O da beraber başarabiliriz demiş
Sen al beni, ellerinde sıkıca tut, sonra da bir çiftimi sürt gözüme gözüme
Kolay mı azizim!
Basit mi her şey o kadar!
Bir nebze ısınabilmek için bir çift kömürü harcamak
Oluyor, olmuyor derken her şey oluruna varmış
İnsan evladı kendini ısınırken bulmuş bir anda
Kömür onun için kendini feda etmiş
Azapları yıldırım olan insan çareyi kömürü kurtarmakta bulmuş
Özgürlüğüne kavuşturmak istediği kömür için
Şimşekler çaktırmış, çöl sıcaklarını getirmiş
Ve hepsini bir tufanda çarptırmış
Tüm acılarının sonunda kömür başkalaşmış
Onun yeni ışıltılı halini gören insan çok mutlu olmuş
Fakat kömür aynaya baktığında kendisini tanıyamayınca korkmuş
Beni eski halime çevir demiş insana
Bunun için çok geç demiş insan, sen artık çok değerlisin
Benim değerim fedakarlığımda, amacımda gizliydi ey insan!
Sen şimdi mi beni değerli görüyorsun?
Bana beni anlatan gerçek beni geri ver, demiş kömür
Ben seni sana yine anlatırım, demiş insan da
Korkuyorum insan, yeni halimin eskiliğini unutturmasından
Korkma, sen kahraman bir kömürsün
Şimdi de ışıltılı bir elmas
Değerin küllerde ya da ışıltılar da değil sendeki asil ruhta saklı
Küllere boğsam kendimi belki görevimi huzura erdirebilirim demiş kömür
Küller için de yaşamalısın kömür dostum, daha da parıltıyla…

Düğümcük

Tek bir düğümde çözülseydi keşke.
Ama ipin ucu kaçtı bir kere.
Hepsini toplamak zor.
Gittiği yeri görmek için bırakıyorum.
Onunla olan yolculuğumda,
İpler dolandı her yanıma.
Düğümcük oldular başta.
Sonra çözgüler uygunsuz bir açıda yakalandı.
Mahzen dibindeki şişede vardı, ipin sonu.

Utanmazlığın bu kadarı

        Yağ gibi üste çıkıp , tüm bilgi birikimlerini olağanüstüymüş gibi öne sürdükten sonra pohpohlanmayı bekleyen insanlar tanıyorum. Pes dedirtiyorlar ama onlara pes etmek yenilgi ve ganimet kaybı olarak görüldüğünden anında tepki vermek zorlaşıyor. Neden böyle diyor insan? Neden böyleler? Utanmaz oluşları insanlığa baş kaldıran dokunulmazlıkları mı yoksa ezelden beri gelen davranışın temsili mi? Onları anlamaya çalışmak zaman alıyor ve sonuç da vermiyor. Çünkü bu gibi insanların tutarsızlıkları da çokça. Baş etmek için sağlam bir kafa şart. Aksi halde kibritlerin alev alev yaktığı samanları söndürmeniz uzak değildir bu insanların yanında. Şimdi değinmek istediğim konu, utanmazlıklarının nasıl oluştuğu ve neden kaynaklandığı? Çok merak ediyorum, öğrenirsem ben de faydalanabilirim belki tecrübelerinden diyorum. Ama ne ala efendim!
       Dünyaya utanmaz olarak gelen insan yaşarken edindiği tecrübelerle, utancı hayatına kattı, bu doğru. Eğer böyleyse utanmamak doğal mı olmalı? Dünyaya ilk gelişimizi mükemmel davranış kalitesi olarak belirlememiz şart bu durumda. Peki bundan emin miyiz? Öğrendiklerimiz kadar öğrenmediklerimiz de bizi utanmaz edebilir. Utanmak beynimizin kişiliğimizle olan çatışmasında doğuyor ve bize bağlı nedenlerle artıp azalıyor. Hiç utanması olmayan insanların beyninde hasarlar olduğunu düşünmek yanlış olmaz o halde! Bu tür insanları sağ duyuya ve vicdan muhasebesi yapmaya davet ediyorum…

Gelir misin?

Ne desem gelirsin bana?

Ürkütmeden seni tutsam ellerinden,

Gelir misin umutla bakan gözlerinle?

Neşeni de getirir misin beraberinde?

İlk kezmiş gibi tanır mısın yüzümü?

Suskunluğuma yetecek kadar, gelir misin?

Konuşmadan, öylece, gitmeyecek gibi.