Terk-i zat

Son mürekkep damlacıklarıyla yazarmış gibi anılarını, bitişin habercisi olan terk etme mevsimi kapıyı çalmıştır. Bekleyen zatı içeri almak, ölümü azrailin elinden almaya benzer. Kaybetme hissi baş gösterir, hoşça kal der gibi bakarsın o zata. Bakışlarından anlamasını istersin hangi mevsimde olduğunu, böylesi daha acısız olacak diye düşünürsün. Onu tutmak gelmez içinden, çünkü bitmiştir mürekkebin. Yeniden onu yazamayacaktır kalemin. Sihirli anlar yok oluyordur. Şimdi onu terk etmek, geçmişi tebessümle karşılamanı sağlayacaktır. Yoksa onunlayken ki anıların, uğraşların anlamsız olacaktır. En doğrusudur terk etmek, daha da yalnız hissetmeden önce.

Boş mezar

Gömülü olan tabutların üstündeki çiçeklerle anlatmaya çalıştığımız hisler yeterli oluyor mu dersiniz ölen kişi için? Değinmek istediğim konu ölümler ya da ölenlerin ardından yakılan ağıt değil. Sonuna kadar başka deyişle mezara kadar diyen insanlardan söz etmek istiyorum. Suladıkları toprağın çekiş gücünü bilmeden ya da içinde ki bedenin orada olup olmadığını düşünmeden başlarlar girişime. Zaman geçtikçe çiçekler açar, dualar manevi değerini arttırır. Olmasa bile biri yatıyordur artık o mezarın içinde, kazı günü gelmelidir hesaplaşma için. O gün için çokça sabır ve anlayış gereklidir. Ama geldiğinde; açıldığında toprak semaya, güneş yakmaz içini aydınlatır yalnızca. Onca zaman emek verip, uğruna fedakarlıklarda bulunduğun, bel bağladığın mezarın aslında boş olduğunu görürsün. İlk başlarda kabul etmek istemez bunu yüreğin, sana oynanan ya da kendine oynadığın bu oyunu sürdürmek istersin. Ama çelişkilerle yaşamak daha da bunaltır ve gerçekler de yanı başında bekler seni. Devam edemezsin. Mezarlığı tekrar ziyaret eder, boş olan mezara göz ucuyla bakarsın. İşte bu bir itiraf anıdır senin için, gerçeklerle yüzleşirsin. Mezarından kaçıp giden bu ölüye ne çiçeklerin yetmiştir ne de varlığının ışığı. Bunun için kederlenmeye gerek yok, mezara kadar diyen biriysen şunu bil ki: Boş mezarlar da var mezarlıklarda, dolu olanlar da…

Beni ben yapanlar

Ben nasıl var oldum da bugünlere geldim diye bazen şaşıyorum. Çünkü varlığım gülle gibi ateşleneceği zamanı beklemiş bir çıra sanki. O zaman ne zaman bilmiyorum ama tam sırası gibi hissediyorum. Berrak semaya bakarken, geçmişi sıralayabiliyorum mantıklı bir insan gibi. Davranışlarıma anlam veremesem de kimi zaman, hak veriyorum kendime gururla. Bu benliği demode yapmayan ve yeniliğe mecbur bırakan insanları tanıyorum. Katladığım pürüzler ve dinlediğim ıstıraplar var. Beni ben yapan tek bir şey değil, tüm keşmekeşlerin ve yaşananların toplamı. Bu konuda emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Hiçbir şey yapmamış olsalar bile.

Civataları sıktık mı usta?

Sorun var mı ya da yolunda gitmeyenler?

Hemen oradayım, hem de giderken.

İş değil bu, macera sanki.

Herkesin ruhunu kattığı bir çorba.

Bir tadım almak için kepçeye dokunulamayan,

Emirleri dinlerken emredenlere sen gel yap dedirten,

Köleliğin geri geldiğine inanıp bıktıran,

Sonra da köle olmak bile başarı dedirten iş.

Hem patron hem çırak hem de ustanın tek olabildiği,

Takım ruhunun bir civata ile bağlandığı,

İşe yaramanın verdiği o emektar iş.

Ben bir katilim

Bir canlıyı öldürmedim, niyetim de yok ama öldürdüğüm hislerim var. Koca bir yelpazeyle serinlemeye çalıştığım çöl sıcakları var. Bile bile üstüne gittiğim, sonu gelmeyen başı olmayan yollarım var. Bu yollarda kayboluşlarım kristalden yapılma, çatlakları ince ince belirgin. Sızıntılar kanımdan yapılma ve durmuyor. Yelpazeyle örtmeye çalıştığım çatlakları güneş pas geçmiyor. Ne yazık ki diyemeden eriyen suratlar, bir bir göle dönüşüyor. Bu kan gölünde tek kalan ben, kurban olmuyorum. Göle gelmeden önce bilirken vahşeti, çekinmiyorum olacaklardan. Evet, belki ben suçlu değilim ama suç yerinin tek tanığıyım. Gönülden kabul ediyorum suçu, belki aklanırım diyorum. Ne çare, ne kepazelik bu tuzsuz denize, dilimi yakmayan bu acılığa…

 

Buraya kadar

Aynılıklar hizasını bozmadan, sınırları aşmadan, nasıl ulaşılır tırpanların kestiği yerlere? Yaşananlar kalp atışlarını zayıflatıyorsa, duyguların günden güne yok oluyorsa elinden her şey gelirken, yine de demeye devam ediyorsan vicdanının katılığına karşı; o yerler var oluşunu bırakmış mıdır senin nezdinde, ufalamalarla yuvarladığın hayatın çığa dönüşüp üzerine saldırıyorsa ve üşümek için hiç bir sebebin olmadan titriyorsan, sebeplerden çok sıkıldıysan, karmaşadan ne hissettiğini anlayamıyorsan, devamı yok… Buraya kadardı tüm yokuşlar, dönemeçler çok hızlıydı, yetişemedin mi? Koşmayı bırakabilirsin.

Yalnızlık paylaşılmaz

En cesur görünen anlarda beliren bir kara bulut tüm yağmurları çağırdığında, damlaları beklemek için oturmak da neyin nesi? Neden tüm bu içe çekilmeler, suların çekilmesini beklemeden. Ardındaki eli görmeden önüne bakmayan biri için çok mu, el uzatmak? Boş bir ceviz kabuğu gibi açıldığında, içini de saklamak zorunda olan bu sahtelik mi ayrılıklara dil tutan? Sandıklarını sanmayan birileri mi sanıları çöpe atan? Umutlarını kalem tıraşla açmamak mı tükenmez kalemle yazmak? Ansızın çöken tekliği iteleyememek mi sargısızlık? Sepeti takınca koluna, pikniğin biteceğine inanmak mı hevesler? Anlamadan pişmanlığı istemek mi bencillik? İnsani duygular renk katar olaylara, durumlar durmaz, akışı insan kendi belirler işte o anda. Yine de bu kaçmak istenilen yanlış bir akış olabilirse, akması da durmuyorsa, ne yapmak gerekir? Karmaşa da yükselen göğe bakıp iç çekmek yeter mi, yaptıkların biter mi o acımasızlık anında. Biten tek bir şey vardır, belleğindeki anıların birikmiş çöpleri, kokuları artık seni mutlu etmez, aksine mideni bir bulantı tutar, istediğinin bu olmadığını anlarsın. Ta ki bir paylaşımsız anın gürültüsüne kadar…