Hep öncesinde

Sonrasını düşleyen kaygılı bir budalaydı.

An geldi ve haline güler oldu.

Öncesinden gelenler sonralara örtüşmüyordu.

Saçmaydı yaşananlar, umdukları da öyle;

Çok iyi bildiği tepelerden sular akıyordu.

Ama ziyanı yoktu, öncesi artık geride kalır olmuştu.

Sizi devam ettiren ne?

Bugün bağlılıktan söz etmek istiyorum. Ve mümkünse bir anketle bu meseleyi taçlandırmak. Çevremde zor koşullarda çalışan ve şikayet etseler de görevleri için bedenlerine aşırı yüklenen insanlar görüyorum. Bu tablonun sadece görünen yüzündekiler elbette. Çalışmadan da olduğu yerde saniyeler içinde hayatı terk edip, göç ettikleri yerde olamayacaklarını anladıktan sonra geriye dönenlerde var. Merak ediyorum neden bunu yaptıklarını. Tüm o eziyet denecek zorundalıklara gülümsediklerini. Sonra sorunca anlıyorum. İnsanlar bir süre sonra kötü de olsa vakit geçirdikleri o şeye bağlanıyorlar. Bu bağlılık iş ahlakı gereği ya da vicdan sorgusundan ileri gelebilir. Bir de hayata bağlanmak için başka bir insanı ya da nesneyi seçenleri görüyorum. İnanıyorlar, orası vesselam. Ama ötesinde herkes bağlanmak, tutunmak istiyor. Zorlu zamanlarda düşmekten, kaybolmaktan korkuyorlar. Bağlanmadan yalnızca uçurumun kenarından değil de, ışıltılı bir vadide olduğunu düşünenler de var. Merak ediyorum, tutkulu insan sonuna kadar giden bağlı insan mıdır yoksa bağlandığı şeyler yüzünden hiç bir yere gidemeyen ama bir gün gitmek için bekleyen insan mıdır? O halde size soruyorum;

Gövde gösterisi

Bir deli bağırıyor sokakta,

Susturmak zorbalığında olanlar çıkageliyor deliklerinden,

Evrene fazla gelen o sesi istemiyorlar;

Tüm kibirleriyle akıllarını delil gösterirken mandalin kokulu çıkmazda,

Balkonlara üşüşen köprücüklere anlatıyorlar meramlarını.

Deli bu, anlar mı rahatsızlıktan?

Kendisine bile anlatamazken neden bağırdığını,

O sırada, akılsız ve akıllıların dışından balkonlu biri;

Çok uzaklara dalıyor, aklını da hiçe sayarak,

Deli etiketinden ve akıl küpünden sıyrılıyor.

Mantıksız süregiden hayatında,

Balkonsuz bir eve taşınmayı düşünüyor.

Ya sonrası?

Ölmek, bazen kurtuluş gibi bazen de boğucu. An meselesi belki de. Hazır olmakla ilgili. Nedense ben hazırım şu sıralar. Ruhum çoktan beni terk etmiş gibi. Hesap soracak gücüm yok. Ya gittiği yer, benim hiç bilmediğim bir yerse? Ne yaparım? Bu halimle yaşasam buna yaşamak denir mi? Bilmiyorum. Boş bakışlar, kuru sözler, tiksinç yalanlar ve çürüklerle baş başayım. Soframa kimi davet etmeyi düşünsem vazgeçiyorum. Bu yol çok tehlikeli, onlara bir şey olsun istemiyorum. Ölmek, sonu belirsiz olsa da net bir yol. Zor olan yaşamak ama öylesine değil dolu dolu yaşamak. Kendine ancak yeten bu çarpık düzende nasıl olur da kelebek ruhumu suçlarım? Bilmiyorum. Ölüm ile yaşam arasında ölüme bir tık daha yakınım. Sonrasını hayal edemiyorum. Ben ölüyorum yavaş yavaş, bıka bıka. Sadece onun rıhtımında ki havayı solumak ümit vaat ediyor. Yeniden yaşamak istiyorum. O varken, ben ölemiyorum çünkü onu çok seviyorum.

Pek emin

Emin değilim ama devam ediyorum. Bir yerlerde beni bekleyen çılgınca neşeler, yok olmayacak haberini aldığımdan beri devam ediyorum. Sırrımın kaynağını açık etmeden, dışa vurduğum kepçelerin kumlarına bırakıyorum bir yenisini. Pes etmiyorum, kolay yolu seçmiyorum. Yılmıyorum. Çünkü ben mücadele ediyorum. Uğruna değecek bir şeyler için, tomurcuklar açtıran ruh iyileştiriciler için, kendi geleceğim için, sevmelerimin küskünleşmemesi için, bir çoğu için devam ediyorum. Neden mi? Çünkü inanıyorum, ilk kendime sonra da benden olanlara. Sonuna kadar, şüphe götürmeden. Ben, devam ediyorum çünkü bende ki benden eminim.