Bir ben

Sende ben kutba giden bir geminin sergüzeşti,

Kumarbaz macerası keşiflerin.

Sende ben güneşli bir ormanın derinliğinde dalmış bir çift göz.

Kan ter içinde, aç ve öfkeli.

Sende ben uzakları yakınların,

Sersemliği üstünde ve ümitli.

Var olmayan

Sevginin gücü geceyi darmadağın eden cazibesiyle geliyor.

Sahip olamadığım benzersiz pırıltın arkasından.

Sendeki kararlılığa hapsoluyorum yavaşça.

Fısıltılar kopuyor:

Ah sevgili, çok geçmeden… özledim seni.

Ben küçükken

İlkokulda, masam daha bacaklarıma değmiyorken,

Tebeşirin çıkardığı o tiz ses ve küçük odada toplanmış çocukların ılık nefesi,

Hayranlıkla bakıyorduk bize şiir okuyan öğretmenimize.

İlk kez şarkılardan başka sözlerde ezgiler olmadan uzaklara dalmıştım.

Herkes hayaller kuruyordu,

Ortak kahramanımız güneş gibi selamlıyordu minik ellerimizi.

Etkisiyle mest eden ve yıllar öncesinde iz bırakan;

Güzel sesi, saçları hala hatırımda.

Ah Mona Roza! Neymişsin sen!

Var

Bir kolyem var bana onu hatırlatan, özlediğimde taktığım boynuma.

Korkutan rüyalarım var onun yokluğunu getiren sabahlarıma.

Uzun uzun bakmışlığım var benden gidecek gözlerine.

Anlamak istemediği ve beni görmezden geldiği zamanlarım var gözyaşların da teselli aradığım.

Birçok kuşkum var ona bahsetmediğim.

En çok da sevme yetim var onu yüceltmek isteyen.

En tuhafı hala canımı yakan sözleri var boğazımda düğümlenen.

Ve aynı yerde buluşan farklılıklarımız var.

Muhayyel beklentiler

Başka türlü de olabilirdik. Daha iyisi tabii ki, kötüye katlanamıyoruz çünkü. Gün ışığında böyleyiz, sade ve akışa gömülmüş cesetlerimizin soğukluğunda; zoraki gülümsemelerimiz ile günaydınlarımız kaplıyor duvarlarla örtülü havasız kalmış rutubetli alanların orta yerini. Belli bir saatimiz var ayılmak için. Büyücüler dünyasının mahzeninde yıllanmış şaraplara yenik düşmüşçesine, hipnoz halindeyiz. Çevremizdeki tepkiler ve etkiler algımızı değiştirmiyor. Çünkü biz güneşin sahneden çekilmesini bekliyoruz. Işıklar sönünce, umutlarımıza ve dileklerimize şans gülüyor. Bitmesin diye biriktirdiğimiz duygular yazıyoruz ya aralarda, sonra da hatırlamaya çalışıyoruz ne olduklarını ve nereden geldiklerini. Önemi büyüdükçe bazı hislerin, kendimize gelemiyoruz. Beklentilerimiz artıyor, halbuki biz yıllar ilerledikçe azalmasını umut ediyoruz. Bunu da berbat edersek düşüncesiyle, hareket etmeye karşı koyan ellerimiz birbirine kenetleniyor. Fikirlerimiz solarak bize veda edecek diye korkuyla yürüyoruz, çarpık yerleştirilmiş kaldırım taşlarında. İleri geri adımlarımızda, farkındalığımız sarhoş ve uyuşmuş. Heyecalarımıza kovalarla taşınan sular dökülünce, durma fırsatı yakalıyoruz. Ama çok sürmüyor. Yaşamı hızlandıran bizler, buna rağmen saçma sapan halde doğanın döngüsüne inanmayı sürdürüyoruz. Yine mantık sınırlarını zorlayarak yavaşlamak istiyoruz. Bunun için kendini kaybetmek ve uyuşmak çözüm gibi görünüyor. Yüksek dağların arasından akan debisi yüksek ırmaklar kurtaramıyor deliliğe vurmuş, hırçın sevgisiz donukluğumuzu. Türlü yollar ile mesafelere meydan okuyoruz bu kez. Sonu gelmeyecek sandığımız heyecanlarda akışa ayak uydururken biraz da olsa, iyi hissediyoruz. Derin nefeslerle anlamlar yüklemek geçen günlere; herşeyin bir zamanı ve bizim zamana ihtiyacımız varmış dedirtiyor. Ancak uslanmayan naif kanatlar takmak karaya adapte olmuş alışkanlıklarımıza ters düşüyor. Beklememenin eksikliği beliriyor uzaklardan. Algı kirlenmesiyle rengi anlaşılamayan cisimlerle çevrili yörüngemiz, aydınlanıyor. Netleşen kalabalık zayıflaşırken, asıl eski beklentilerimiz çıkıyor kışın soğuk zamanlarından kalma yorganların altından. Çarpıcı ve geçmişe ait nesnelerle çocukluğumuzun kilidi açılıyor. Bitemeyen ve sürüklendiği girdapta boğulmak üzere olan bizler, başlangıca dönüyoruz. Zoru başardığımızı düşünüyoruz bu kez. Gururlanıyoruz, içimizdeki o saf çocuk bizimle olmayı seçiyor ya. Bulutların üzerinden uygarlığın geçirmiş olduğu basit ve zorba anlaşmazlıkları yeniden yorumluyoruz. Gözlemliyoruz, öğreniyoruz ama yetinmiyoruz. Sınırlarımız tekrar zorlanmaya başlıyor böyle olunca, çocuk yanımız sıkılıyor ciddiyetlerin ağırlığında. Kaçmak istiyoruz, kuralları tanımamak… Olamıyor, yapamıyoruz çünkü reddettiğimizi sandığımız toplumdan kopamamış olduğumuzu görüyoruz. Fakat kederli gerçeklerden kaçıp algılarımızla oynadığımız sürece dönmek en son seçeneğimiz olacak biliyoruz. Tarih araştırmalarımıza dayanarak, ya bu deveyi güdeceksin ya da bu diyardan gideceksin sonucuna ulaşıyoruz. Gitmeyi denediğimizden çözümsüz olacağını bildiğimizden, sistemde bir açık bulmak istiyoruz. Karmaşık hesaplarla dolu tahtanın gerisine iki adım atıp baktığımızda, cevabı buluyoruz. Hepimizin başından geçen kendini bulma sürecinde, önemli olana erişiyoruz. Biz kimiz ve ne istiyoruz? Üst üste gelen zorluklarda bu soruya sorduğumuz yanıt aklımıza geliyor. Aldıkça vermenin fedakarlığında sevgiye dönüşen haz ile güçlenen ruhumuzla daha çok sevmeyi isteyen; karşılıkları bir kenara bırakmayı seçmiş olgunluktaki bilge insanlarız biz diyoruz. Bu evrenin tanımlayamadığı ama kendine bir isim verebilmiş suskun anlayışlı bireyleriyiz. Zamansız ayrılıklarda, pişmanlık duymayan tavrımızla düşmanlarımızı dahi ayırt etmeden yaratılışa kucak açan seferileriz. Daha başka nasıl bir sonu hayal edebileceğimizi bilmiyoruz çünkü biz sonsuz sarmala mecbur bırakılmış kara düzende hayallerin ta kendisine kucak açmış güzel günleri bekliyoruz…

Sonbahar gibi

Önemsenmeyecek insanlar, buğday tarlası büyüklüğünde yere sığmışlar. Mutlu olmak onlar için absürd bir komedi; paradan büyük mutluluk mu olur canım? Rezillikle kazandıkları kağıt parçalarını, başka bir saçmalıkta kullanıyorlar ve çıkmaz döngülerinde hayatın zorluğundan bahsediyorlar. Doğmak, büyümek ve ölmek bu olgular bir zamanlar şeref içerirdi. Şimdiyse endüstriyel birer ürün gibi paketlenmiş mamul olan bireylerin onay bekledikleri hale dönüştü. Duygularının peşinden koşan, dolu dolu yaşamak isteyenler için o kadar zor ki. Her hamleleri tuzak varsayılabilir. Normallik, kurallar cetveli ve daha bir sürü saçmalık. Sadece insan olmanın ve sevip sevilmenin arzusu gün geçtikçe sonbahar yapraklarına benzetiyor bizi. Kıştan sonrasına dayanabilirsen baharı, pes edersen de son günlerini yaşıyorsun…

Gökyüzü kadar

Mutluluktan uçan birine rastlarsanız bir gün, endişe buyurmayın. Bilin ki ben bu görevi uçaklardan öğrendim. Öyle zoraki değil, onların işaret etmesiyle ışık saçan umut dolu birinin gözlerinden, neşesinden, kederinden, her uçak geçen cümlesinden. En kolay ve güzel sevmekti bu. Bana yalnızca mutlu olmak kalıyordu ve ben çok mutlu oldum. İfadesiz olacak şekilde mahçup hissediyordum. Çok şanslıydım. Tüm ruhumla mutluluğu tatmak eşsizdi. Onunla birlikte gökler yakınlaştı, rüzgar hızını alamadı. Uçarken mutlu sonrasında aydınlıktı yüreğim.