Adalet yok

Geceleri yatmadan önce hayaller kurarım. Bilinçaltımın oynadığı oyunlarda ücra köşelere saklanırım. Gündüz olunca yapacaklarım inci gibi dizilidir panomda o saatte. Yarının çok başka olacağına dair inancım beni yalnız bırakmaz. Dedim ya , geceleri ben kendi kendimin kahramanı olurum. Yaşamanın hakkını vermek isteyen ruhum iyice bileylenir. Ama nasılsa gündüz olup, güneş henüz aydınlatmazken yeryüzünü ben endişelenirim. Geceden çıkamamış gibi avare atarım adımlarımı kaygan zeminlere. Bu karanlık zaman dilimi bana pek çok şey anlatır: Planladıkların gerçeklikle yüzleştiğinde senin gizli korkularını ortaya çıkarır ve bu hesaplaşmada mağlup olursan, gecenin gelmesini beklersin gündüzü es geçerek. İnce bir ayrımdır ama çok ilginç biçimde ruhani savaş gibidir. Güç toplayabilir ya da daha çok dağılabilirsin. İhtimalller ardı ardına gelir. Geceyi atlatıp umutlu bir sabaha uyanmak için tutunacağın bir dal olmalıdır. Ben her zaman mutluluğu dilerim. Büyük bir hayaldir ama ufacık da olsa hissetmek o günü eşsiz kılar. Ancak kendinle geçirdiğin evrimlere rağmen doğru yolda doğru işleri yaparken, yanlış insanlara öncelik verilmesi seni kahreder. Buna yakıştırılan ad için ne demeliyim, iltimas olabilir. Barışın çok da genel geçer olmadığını bilsek de toplumun devamı için adalet zaruridir. Bu atlandığında çirkinlikler başa geçer, gerçek kahramanlar dublör yapılır. Karşı çıkın hadi ne duruyorsunuz arkadaşlar bana yapılanları bize olanları görmüyor musunuz desenizde halinden memnun olanlar telaşa gerek olmadığını söyleyerek onların hayat kalitesini düşürecek bu tehditi savururlar. Çoğunluk güçlü, haklılar azınlıktayken kim gücün doğru kullanıldığını söyleyebilir ki? Buna inanmak için sunulan mümessil zatlar ne önem ifade eder. Herkes gerçeği bilir ama susar çünkü güçleri yetmez. Aslında yenilgiyi savaşmadan kabul ettikleri için bu düzenin bir parçası olurlar. Ben yeterliyken yetersiz, hak ederken değersiz gösterildiğim saçma sınavlar ve elemelerde kendimi piyon gibi hissediyorum. Hayallerimi sorduklarında benimle dalga geçtiklerini düşünüyorum. Madem güçsüzüm öyleyse neden benim gücüme ihtiyaç duyuyorlar diyorum? Daha çok çalışırken, daha az hakkımın olması azmimi köreltiyor. Geleceğe dair adalet inancım sarsılıyor. İnsanlar tarafından belirlenen güç hiyerarşisinde kendime yer bulamıyorum. Birkaç büyük insan devam etmemi sağlıyor. Bütün bunlara rağmen beni sonrası için umutlandırıyorlar. Fakirlik, geçim sıkıntısı, açlık, işsizlik vb. hepsi keyfe keder yaşayan topluluğun kurduğu dünyanın arka bahçesi. İyiliklerle, yaptıkları hayır işleriyle durumu örtbas etmeleriyse trajikomik. Konu konuyu açıyor biliyorum. Bitmeyecek meseleler bunlar ama umutlu insanlar için adaletsiz ortamların savunucusu olanlar olmalı. Böyle gelmiş böyle gidecek denmemeli.

Muhayyel beklentiler

Başka türlü de olabilirdik. Daha iyisi tabii ki, kötüye katlanamıyoruz çünkü. Gün ışığında böyleyiz, sade ve akışa gömülmüş cesetlerimizin soğukluğunda; zoraki gülümsemelerimiz ile günaydınlarımız kaplıyor duvarlarla örtülü havasız kalmış rutubetli alanların orta yerini. Belli bir saatimiz var ayılmak için. Büyücüler dünyasının mahzeninde yıllanmış şaraplara yenik düşmüşçesine, hipnoz halindeyiz. Çevremizdeki tepkiler ve etkiler algımızı değiştirmiyor. Çünkü biz güneşin sahneden çekilmesini bekliyoruz. Işıklar sönünce, umutlarımıza ve dileklerimize şans gülüyor. Bitmesin diye biriktirdiğimiz duygular yazıyoruz ya aralarda, sonra da hatırlamaya çalışıyoruz ne olduklarını ve nereden geldiklerini. Önemi büyüdükçe bazı hislerin, kendimize gelemiyoruz. Beklentilerimiz artıyor, halbuki biz yıllar ilerledikçe azalmasını umut ediyoruz. Bunu da berbat edersek düşüncesiyle, hareket etmeye karşı koyan ellerimiz birbirine kenetleniyor. Fikirlerimiz solarak bize veda edecek diye korkuyla yürüyoruz, çarpık yerleştirilmiş kaldırım taşlarında. İleri geri adımlarımızda, farkındalığımız sarhoş ve uyuşmuş. Heyecalarımıza kovalarla taşınan sular dökülünce, durma fırsatı yakalıyoruz. Ama çok sürmüyor. Yaşamı hızlandıran bizler, buna rağmen saçma sapan halde doğanın döngüsüne inanmayı sürdürüyoruz. Yine mantık sınırlarını zorlayarak yavaşlamak istiyoruz. Bunun için kendini kaybetmek ve uyuşmak çözüm gibi görünüyor. Yüksek dağların arasından akan debisi yüksek ırmaklar kurtaramıyor deliliğe vurmuş, hırçın sevgisiz donukluğumuzu. Türlü yollar ile mesafelere meydan okuyoruz bu kez. Sonu gelmeyecek sandığımız heyecanlarda akışa ayak uydururken biraz da olsa, iyi hissediyoruz. Derin nefeslerle anlamlar yüklemek geçen günlere; herşeyin bir zamanı ve bizim zamana ihtiyacımız varmış dedirtiyor. Ancak uslanmayan naif kanatlar takmak karaya adapte olmuş alışkanlıklarımıza ters düşüyor. Beklememenin eksikliği beliriyor uzaklardan. Algı kirlenmesiyle rengi anlaşılamayan cisimlerle çevrili yörüngemiz, aydınlanıyor. Netleşen kalabalık zayıflaşırken, asıl eski beklentilerimiz çıkıyor kışın soğuk zamanlarından kalma yorganların altından. Çarpıcı ve geçmişe ait nesnelerle çocukluğumuzun kilidi açılıyor. Bitemeyen ve sürüklendiği girdapta boğulmak üzere olan bizler, başlangıca dönüyoruz. Zoru başardığımızı düşünüyoruz bu kez. Gururlanıyoruz, içimizdeki o saf çocuk bizimle olmayı seçiyor ya. Bulutların üzerinden uygarlığın geçirmiş olduğu basit ve zorba anlaşmazlıkları yeniden yorumluyoruz. Gözlemliyoruz, öğreniyoruz ama yetinmiyoruz. Sınırlarımız tekrar zorlanmaya başlıyor böyle olunca, çocuk yanımız sıkılıyor ciddiyetlerin ağırlığında. Kaçmak istiyoruz, kuralları tanımamak… Olamıyor, yapamıyoruz çünkü reddettiğimizi sandığımız toplumdan kopamamış olduğumuzu görüyoruz. Fakat kederli gerçeklerden kaçıp algılarımızla oynadığımız sürece dönmek en son seçeneğimiz olacak biliyoruz. Tarih araştırmalarımıza dayanarak, ya bu deveyi güdeceksin ya da bu diyardan gideceksin sonucuna ulaşıyoruz. Gitmeyi denediğimizden çözümsüz olacağını bildiğimizden, sistemde bir açık bulmak istiyoruz. Karmaşık hesaplarla dolu tahtanın gerisine iki adım atıp baktığımızda, cevabı buluyoruz. Hepimizin başından geçen kendini bulma sürecinde, önemli olana erişiyoruz. Biz kimiz ve ne istiyoruz? Üst üste gelen zorluklarda bu soruya sorduğumuz yanıt aklımıza geliyor. Aldıkça vermenin fedakarlığında sevgiye dönüşen haz ile güçlenen ruhumuzla daha çok sevmeyi isteyen; karşılıkları bir kenara bırakmayı seçmiş olgunluktaki bilge insanlarız biz diyoruz. Bu evrenin tanımlayamadığı ama kendine bir isim verebilmiş suskun anlayışlı bireyleriyiz. Zamansız ayrılıklarda, pişmanlık duymayan tavrımızla düşmanlarımızı dahi ayırt etmeden yaratılışa kucak açan seferileriz. Daha başka nasıl bir sonu hayal edebileceğimizi bilmiyoruz çünkü biz sonsuz sarmala mecbur bırakılmış kara düzende hayallerin ta kendisine kucak açmış güzel günleri bekliyoruz…

Sonbahar gibi

Önemsenmeyecek insanlar, buğday tarlası büyüklüğünde yere sığmışlar. Mutlu olmak onlar için absürd bir komedi; paradan büyük mutluluk mu olur canım? Rezillikle kazandıkları kağıt parçalarını, başka bir saçmalıkta kullanıyorlar ve çıkmaz döngülerinde hayatın zorluğundan bahsediyorlar. Doğmak, büyümek ve ölmek bu olgular bir zamanlar şeref içerirdi. Şimdiyse endüstriyel birer ürün gibi paketlenmiş mamul olan bireylerin onay bekledikleri hale dönüştü. Duygularının peşinden koşan, dolu dolu yaşamak isteyenler için o kadar zor ki. Her hamleleri tuzak varsayılabilir. Normallik, kurallar cetveli ve daha bir sürü saçmalık. Sadece insan olmanın ve sevip sevilmenin arzusu gün geçtikçe sonbahar yapraklarına benzetiyor bizi. Kıştan sonrasına dayanabilirsen baharı, pes edersen de son günlerini yaşıyorsun…

Korku kapanı

Hayatımda olanlar sayesinde artık seni düşünemiyorum bile. Hep bir çıkmaz, hep bir yenilgi. İşin değişmeyen ve şaşırtmayan tarafı bunun hep böyle gitmesi. Seni düşünürken durum daha iyi sayılmaz aslında. Ama o anda derdim sen oluyorsun. Korkutuyor. Sürüp gideceğini düşünmek… Kararsızlığım korkutuyor. Yakınlarım, sevdiklerim korkutuyor. Yakınlarımın ne kadar yakın olduğunu bilememek korkutuyor. Herkesin kendi hayatını yaşarken, benimkinin yok sayılması; onları önemseyip, kendimi yok saymam korkutuyor. Kış korkutuyor, yaz korkutuyor. Beceriksizliğim, ailem, sağlığım korkutuyor. Güvensizlik… Varken yok olmam korkutuyor. Kırılıyor, darılıyorken belli edemiyorum. Bunu bile beceremiyorum. En çokta bu korkutuyor.

Yazan: @seleniimo

Deli sorular

Öyle şeyler yaşıyorsun ya da yaşanıyor ki; şurama kadar geldi, ölsem de kurtulsam deyiveriyorsun. Sonra bir yerlerde birşeyler oluyor. Bombalar patlıyor, ve sen hiç gitmek istemediğin o işe nasıl gideceğini düşünürken çabalıyorsun. Ertesi gün kalkıp işe gidiyorsun. Hiç sevmediğin iş arkadaşların, yapay kaybetme korkusuyla iyi birer insana dönüşüveriyorlar. Yapmak istediğin her plan; kariyer, aşk, evlilik, çocuk, seyahat, yemek, okumak ve istediğin binlerce kitap ve film geliyor aklına, öğrenmek istediğin diller… Düşünceler o kadar hızlı ilerliyor ki, birbiriyle yarışıyor adeta ve kafan karışıyor. Sonra bir ara ortalık durulunca, herşey normale dönmüş ve o korkular hiç yaşanmamış gibi geliyor. Artık sevdiğin insanları sevemiyor, yapacağın işleri erteliyor ve susuyorsun. Sonra bir kaos daha. Hem hayatın değerini ve güzelliğini hatırlıyor hem de saçmalığına ifade yüklüyorsun. Hep mutlu olsak ya diyorsun. Sonra tek bir soru beliriyor: Bütün bunlar neden?

Yazan: @seleniimo

Asla

İddialı ve bir o kadar cesur görünen asla kelimesine rağmen, kararımın arkasında duruyorum. Çok düşünmeden ve ilk aklıma gelen insanı seçiyorum. Rengarenk, ışık saçan bir tarlanın mahsulleri o benim için. Sayısız yazımın baş rolü. Yanındayken ifadesizce kaldığım ve sadece demeyi öğrenebildiğim biri. Yol arkadaşım, umut ışığım, ilham kaynağım. Bütün ithafları sıralasam da yetmeyeceğini düşündüğüm biri o. Ciddiyetin ya da ciddiyetsizliğin sınırında bulutlara dokunan ruhumun suya düşen yansıması. Arzularımın boşluğunda kalmış, gittiğinde sayfalar dolusu hüznü çağıran hasret ekini. En beyaz masumiyeti getirin aklınıza, o daha da masum. Terk etmektense terk edilmeyi seçen vicdanı var saf duygusunda. Onsuz geçen günler tepkisiz, sancısız; sakinliği gizlice tufanda devrilmiş. Derin bir sığınağın yırtılan teni gibi, berrak ve hüzünlü. Gözlerinin yerine kararlı ve aldırışsız sessizliği geri dönüşü tazeliyor. Gülüşünü ve kokusunu unutmadan, orada olduğunu bilmek huzur verici. Parmak uçlarımdaki soğukluğu alıp yerine şefkatli sıcaklığını veriyor. Ruhum asaletini bozmadan yaşamaya ant içiyor. Hayallerle bezeniyorum karanlık anlarda. Abartmak değil, benimkisi. Yaşayınca anlaşılabilecek bir duygu seli bu. Zamansız ayrılışlar, ölümü bekleyen sessiz haykırışlar son buluyor, biçare kabullenince mevkufiyeti. 

Üzdüm

Kızgınım ama neye? Derinlerde açılmıyor gözler, seve seve. Dermanım bana kırgınken, küsmüşsem ne çıkar kendime. Neden kızdığımı anlayamazken yıkıp dökmüşsem, ne var ne yoksa? Ayrılmadan püskürtmüşsem yanan ateşimi. Önleyemezken önceleri yükselen sesimi, sonradan suskunluğu seçmişsem, ayrılmışsam bu diyardan. Birşeyler yapmalı ama ne? Sonunu düşünmeden, bir hevesle kolları sıvazlamalı. Ama nasıl? İşe yarar mı ki? Ne kaybedilir? Bilinmez. Belki de kazanılır. Gönül mızrağına düştü yollar yine. Yaralar derin, dönülecek yer yok. Bir risk, sahiplenme kozu; beklentisiz bir heves uğruna.


Ruhum bensiz uçuyor

“Che poco spera enulla ciede”-Hiçbir şey istemeden çok az şey uman.

Şımarıklık yapmıyordu, savunduğu değerlerin ona kattıklarıyla yalnızlığını örtüyordu; masanın kıvrılan kenarından başlayarak. Rol yaptığını söylerken, samimiydi. Aldattığı diğerlerinden farklı gördüğü gözlere, derinden inanıyordu. İyi biri değil, kendisi olmak istiyordu. Varlığının dünyaya katacağı anlamı öğrenmek, belki de en büyük amacıydı. Elinden geleni yaptığı zamanlarda, renkleri soluklaştıran sıfatına engel olmuyor bilakis; dalgalanan gölgesine umutla el sallıyordu çünkü egosuna yenilmeden tatmin olmak istiyordu.

İnsanlık keşmekeşi

Anlaşılması güç sözlerinizle çığlık çığlığa kahroluşun yanılgısını yaşıyorken, siz; sağır ve dilsiz olduğunuzun farkına geç varacak olsanız da, hala umut ediyorsunuz. Kendinizden parçalar taşıyacak nesillerin oluşma ve yaşama ihtimaliyle yürekleniyor, vakti unutarak yaşlanıyorsunuz. Hatırladığınızda, parçalarınızı miras bıraktığınız türlerin hiçbirinde sizden eser kalmadığını görmek ve geridekilerle yetinememek yanılgınızı somutlaştırıyor. Hep yaptığınız gibi bir bahane bularak yıllara sığınmak istiyorsunuz. Açıkça değilde gizlice, tatlı rüyanızdan uyandırılmadan insanca yaşamak istiyorsunuz. Mutluluğun dili sağırlık olmuşsa da, dilsizliği seçiyorsunuz.

Sizi devam ettiren ne?

Bugün bağlılıktan söz etmek istiyorum. Ve mümkünse bir anketle bu meseleyi taçlandırmak. Çevremde zor koşullarda çalışan ve şikayet etseler de görevleri için bedenlerine aşırı yüklenen insanlar görüyorum. Bu tablonun sadece görünen yüzündekiler elbette. Çalışmadan da olduğu yerde saniyeler içinde hayatı terk edip, göç ettikleri yerde olamayacaklarını anladıktan sonra geriye dönenlerde var. Merak ediyorum neden bunu yaptıklarını. Tüm o eziyet denecek zorundalıklara gülümsediklerini. Sonra sorunca anlıyorum. İnsanlar bir süre sonra kötü de olsa vakit geçirdikleri o şeye bağlanıyorlar. Bu bağlılık iş ahlakı gereği ya da vicdan sorgusundan ileri gelebilir. Bir de hayata bağlanmak için başka bir insanı ya da nesneyi seçenleri görüyorum. İnanıyorlar, orası vesselam. Ama ötesinde herkes bağlanmak, tutunmak istiyor. Zorlu zamanlarda düşmekten, kaybolmaktan korkuyorlar. Bağlanmadan yalnızca uçurumun kenarından değil de, ışıltılı bir vadide olduğunu düşünenler de var. Merak ediyorum, tutkulu insan sonuna kadar giden bağlı insan mıdır yoksa bağlandığı şeyler yüzünden hiç bir yere gidemeyen ama bir gün gitmek için bekleyen insan mıdır? O halde size soruyorum;