Ruhum bensiz uçuyor

“Che poco spera enulla ciede”-Hiçbir şey istemeden çok az şey uman.

Şımarıklık yapmıyordu, savunduğu değerlerin ona kattıklarıyla yalnızlığını örtüyordu; masanın kıvrılan kenarından başlayarak. Rol yaptığını söylerken, samimiydi. Aldattığı diğerlerinden farklı gördüğü gözlere, derinden inanıyordu. İyi biri değil, kendisi olmak istiyordu. Varlığının dünyaya katacağı anlamı öğrenmek, belki de en büyük amacıydı. Elinden geleni yaptığı zamanlarda, renkleri soluklaştıran sıfatına engel olmuyor bilakis; dalgalanan gölgesine umutla el sallıyordu çünkü egosuna yenilmeden tatmin olmak istiyordu.

İnsanlık keşmekeşi

Anlaşılması güç sözlerinizle çığlık çığlığa kahroluşun yanılgısını yaşıyorken, siz; sağır ve dilsiz olduğunuzun farkına geç varacak olsanız da, hala umut ediyorsunuz. Kendinizden parçalar taşıyacak nesillerin oluşma ve yaşama ihtimaliyle yürekleniyor, vakti unutarak yaşlanıyorsunuz. Hatırladığınızda, parçalarınızı miras bıraktığınız türlerin hiçbirinde sizden eser kalmadığını görmek ve geridekilerle yetinememek yanılgınızı somutlaştırıyor. Hep yaptığınız gibi bir bahane bularak yıllara sığınmak istiyorsunuz. Açıkça değilde gizlice, tatlı rüyanızdan uyandırılmadan insanca yaşamak istiyorsunuz. Mutluluğun dili sağırlık olmuşsa da, dilsizliği seçiyorsunuz.

Sizi devam ettiren ne?

Bugün bağlılıktan söz etmek istiyorum. Ve mümkünse bir anketle bu meseleyi taçlandırmak. Çevremde zor koşullarda çalışan ve şikayet etseler de görevleri için bedenlerine aşırı yüklenen insanlar görüyorum. Bu tablonun sadece görünen yüzündekiler elbette. Çalışmadan da olduğu yerde saniyeler içinde hayatı terk edip, göç ettikleri yerde olamayacaklarını anladıktan sonra geriye dönenlerde var. Merak ediyorum neden bunu yaptıklarını. Tüm o eziyet denecek zorundalıklara gülümsediklerini. Sonra sorunca anlıyorum. İnsanlar bir süre sonra kötü de olsa vakit geçirdikleri o şeye bağlanıyorlar. Bu bağlılık iş ahlakı gereği ya da vicdan sorgusundan ileri gelebilir. Bir de hayata bağlanmak için başka bir insanı ya da nesneyi seçenleri görüyorum. İnanıyorlar, orası vesselam. Ama ötesinde herkes bağlanmak, tutunmak istiyor. Zorlu zamanlarda düşmekten, kaybolmaktan korkuyorlar. Bağlanmadan yalnızca uçurumun kenarından değil de, ışıltılı bir vadide olduğunu düşünenler de var. Merak ediyorum, tutkulu insan sonuna kadar giden bağlı insan mıdır yoksa bağlandığı şeyler yüzünden hiç bir yere gidemeyen ama bir gün gitmek için bekleyen insan mıdır? O halde size soruyorum;

Gövde gösterisi

Bir deli bağırıyor sokakta,

Susturmak zorbalığında olanlar çıkageliyor deliklerinden,

Evrene fazla gelen o sesi istemiyorlar;

Tüm kibirleriyle akıllarını delil gösterirken mandalin kokulu çıkmazda,

Balkonlara üşüşen köprücüklere anlatıyorlar meramlarını.

Deli bu, anlar mı rahatsızlıktan?

Kendisine bile anlatamazken neden bağırdığını,

O sırada, akılsız ve akıllıların dışından balkonlu biri;

Çok uzaklara dalıyor, aklını da hiçe sayarak,

Deli etiketinden ve akıl küpünden sıyrılıyor.

Mantıksız süregiden hayatında,

Balkonsuz bir eve taşınmayı düşünüyor.

Yangın külleri

Ayrıldıklarım oldu istemeye de olsa.

Bir ağrı girdi şakaklarıma.

Gözlerin ufuk çizgisi gibi belirdi.

Seni andıran bir ses çınladı kulağımda.

Tahmin etmediğim yerlere çarptım.

Yapılar bana düşmandı.

Üstüme çöken tavan arası odamın tozları,

En hüzünlü şarkıymış gibi hatırlattı seni bana.

Nerelere gittin hangi otobüs tekerlerine dayandım.

Devrilen yarım, burç adaya akan sellerde.

Denize bakarken bana seslenen denizkızları mı arkadaşların artık.

Onlarla gitsem beraberimdeki karanlıktaki gelir mi benimle?

Çaresizce sokaklarda bulduğum parayı def etmenin peşindeyim.

Yorgun kızgın ruhum bedenime zülüm ederken,

Ellerimi koyacak yer bulamıyorum.

Nereye varsam kabus yüklü acıların baş tacı.

Kıvançla kafamda gösteriş yaparken, çıldırıyorum.

Geçmeyen saatlerle baş başa bir ömürde,

Seni bir tutup sonra da tuttuğum yerinden bırakıyorum.

Her defasında bir mezarlık inşa ediliyor sulak topraklarımda.

Sonrası meçhul, eskiyen kalabalıklar ortasında.

Her şey sonrasında hiçbir şey iken,

Benim için dilek tutarsa yarın öbür gün.

Sabah gelmeyi unutmuşken beni hatırlarsa,

Vicdanı ona rahat vermezken

Çarşaflara sardığım el bebek kollarını üşümekten alıkoyamam.

Tren sesi duyulur en tiz haliyle,

Atlayıp gitmek isterim çok uzaklara.

Peşimi bırakmayan hayallere yenisini eklemek,

Sigaramdan bir fırt almadan söndürmek,

Yanan bedenimi sularla soğutmak isterim.

Boş mudur her şey boşlukta?

Güzellik göstermezken kendini,

Zevksiz yaşantımda gün gelir.

Kırıklarımı gömmek için deniz analarına kulak veririm.

Asma köprüdeki anamın koşuşu gelir aklıma.

Sallansa da ona kavuşmak için çarpan yüreğimi sustururum.

Ertelediğim hayatımda gücüm hırsıma yenik düşmüşken,

Gözlerim dolmuş, ellerim kirlenmiştir.

Kirli maskeme bakarsam aynada,

Günlerim harabeye dönmüş, o göçük altında kalmıştır.

Sevmek istersem yeniden,

Bana sevgiyi tattıran insanı ararım.

Yokluğu en zayıf anımda depreşir.

Bağlılığım gözlerimi yaşartır.

Saçlarım önüme düşerken rüzgarın oyunlarında,

Onun hayallerine dalarım.

Birileri gölgeler gibi rol üstlenirken hayatımda,

Onun renklerini unutamam.

Hayalleri, o gittikten sonra evine gönderirim.

Sıradan biri olur çıkarım bu perdede.

Geceler ürkütücü ve yapayalnızdır.

Ona dair ne kalmışsa yakar yıkarım.

Anladığım vakit daha da başkalaşırım.

Eskiye hasretim hiç bitmez.

Kuru bir elvedaya zorlanmışken.

Tarih sayfalarında

Atatürk’ü düşünüyorum, gözlerim doluyor. Bu bağnaz gericilik karşısında nutkum tutuluyor. Yalnızca onu anlamaya çalışıyorum. Onun nasıl bunaldığını, insanların görmez gözlerini gördükçe daha iyi anlıyorum. En çok onu anlamak istiyorum. Yolum diğer insanlarla kesişmesin diye başka yönlere bakıyorum. Atatürk’ün tersine ben hemen vazgeçiyor, o daha zorlu şartlarda yılmazken ben laf anlatamadığım bağımlı bir kalabalığa baktığımda bu ülkeyi terk etmek istediğimi kavrıyorum. Gittikçe anlaşılamadığım ve anlayamadığım insanların arasında yok olmaktan korkuyorum. Özgür görünen ama kaskatı gerilen iplerin halkasında nefes almaya çalışıyorum. Abartmıyorum. Bu ülke tarihinden ders almayarak can çekişiyor. Hoşgörüden uzak, din adı altında yapılan yenilikler iyilik doğurmuyor. Atatürk’ü düşünüyorum. Yeniden umutlanıyorum. Onun yaydığı ışığın hiç sönmemesi için düşünen, buna cesareti olan insanları bulmak istiyorum. Toplumun o kadar da örümcek ağlarıyla yırtılmadığını temenni etmek son çare gibi görünse de, ben sırf Atatürk için bile olsa çaresiz olmak istemiyorum. Gelecek nesillerinde bu buhranda tomurcuk açmaması için bir fidan da ben dikmek istiyorum. Bu yüzden tarihi daha da inceliyorum ve nice Atatürk’ler görüyorum kendi zamanına göre. Hepsi insanlarının özgür, eşitlikçi ve sömürge yapılmayan bir düzende yaşamasını istiyor. Ama şimdi olduğu gibi bunun zıttını savunan insanlar da hep var. Kimi zaman saldırıyorlar, kimi zamanda katı kurallarla çeviriyorlar geçitleri. Hep bir zorunluluk var, döneme ayak uydurmak değil, eski bir takım kurallara bağlı kalmak nedeni tam bilinmese de. Koşulsuz şartsız inanışla zehirlenmiş fikirlerin kötü duygulara dönüşmesi sonucu düşmanca tavırlar var. Ama her kurtuluşun ve refahın sonunda da pes etmemek var. Atatürk’ü düşünüyorum, demokrasiye güvenmek istiyorum.

Uzun bir ara

Yıllar boyunca bir şeyi aradım hala da arıyorum ama ne olduğunu bilmiyorum. Bazen bulduğumu sanıyorum da öyle ayılıyorum. Hani kuşlar geçer ya gökyüzünden hep birlikte, yalnızlık sarar seni o anda tüm hiçliğiyle. Birini arıyorum, nesneler istediğimi vermediği için. Canlılık arıyorum, huzura erdiren bir sıcaklık, hayatı anlamlandıran bir cümle. Ben aramazken bulmak istiyorum onu, bulduğumda da kaybetmemek. Aslında toplam kaç taneler bilmiyorum ama birini bulmuştum. Neredeyse emindim buna. Ancak kaybetmek de oyunun bir parçası olsa gerek. Yeri boş kalacak daima… Öylesine bir şey değil aradığım. Bulacağım da yok bu gidişle. Belki diyorum belki gitmeden bu dünyadan bir şey daha bulurum, yaşama dair; nedensiz yere beni duygulandıran bir şeyi.

Hayat beni değiştirdi

Direndim. Kendimi bulmuştum çünkü. Bırakmak istemedim. Ama sadece ben değildim. Bunu fark ettiğimde, başkalaşmıştım. Empati kurmak beni törpülemişti. Sonrasında sadece demeyi bıraktım. Zor oldu, başarısız oldum, yenilgiler aldım, mahcup oldum. Tekrar geçtim aynanın karşısına. Gururum karşımda duruyordu. Gülen mahzun bakışlarımla ona elveda etmek isterken, sadece demek istedim. Bir insan vardı baktığım ama tutamadığım, onun için sadece demeye devam ettim. Anlaşmalı bir sükut haliydi sözde usulca. Bir ben vardı ondan beri, sonrası direnişten ibaret. Değiştim mi? Evet, belki de uyum sağladım. İçimdeki çocuğu koruyarak yaralandım. Kimler gelip geçecek daha bilemiyorum. Yalnızca kendimi bilmek, umutlar vaat ediyor bana. Başkaları için karşı kıyılara yüzmeden, hayalperest bir yaşantı dilerken. Sona geldiğini sanıyor ya insan her acının sonunda, o iş öyle değil. Hep bir yenisi geliyor. Zamanım dolana dek bulduklarımı ve değerlerimi yücelterek insan olmak umudum, sonsuzlukta…

İstanbullu

Kızgın, yorgun, bitkin, dingin haller; türlü türlü insan var bu şehirde. Her köşe başında bir dilenciye rastlamak mümkün. Meslek haline getirilmiş neredeyse. Herkes oradan oraya koşturuyor. Diğerleriyse onların yoğunluğundan nasibini alıyor. Trafik denen bir illet var ve çoğunluk bu yüzden mesafeleri aşamıyor. Bahanesi kolay bir mazareti kullanabiliyor böylece herkes. Bazılarıysa kendini şehrin dışına atıyor her fırsatta. Gezip görmesi güzel, renkli ışıklarıyla kalabalık ve yaşaması zor bir şehir İstanbul. Yine çoğunluk iş gayesi sebebiyle bu şehri tercih etmek zorunda kaldığını söylüyor. Hayalleri bahçeli bir ev. Geçim sıkıntısı evlerin baş direği. Daha çok çalışmaktan başka çare yok, elbette fakirseniz. Parası olan insanlar her daim refah seviyede olduklarından sıkıntıları başka türlüdür. İstanbul bolluk içinde yokluk çekilen bir şehir. İmkanların çok olduğu ve adeta en fakir insanların bulunduğu bir köle şehri. Bu ülkede pek çok şehir olmasına rağmen neden nüfusun beşte biri İstanbul’da? Geri kalan şehirlere haksızlık olmuyor mu bu? Neden diye sormak istiyorum. Siz de soruyor musunuz bunu?

İstanbullu mücadele etmek için hep bir adım ötede.

Aptal aşık

Hisler aptalca olamaz. İnsan bir dönemler hislerinden emin olamayabilir ve mantığına başvurur. Çünkü hisleri henüz mantığına karışmamıştır. Ama bir dönem sonra mantık dediği şey vicdanıyla birleşir ve hisleri onu yönetir olur. Ve durumlar karıştığında hisler mantıkla teselli bulmak isterken, insan bunu reddeder ve hislerinin budalası olmayı yeğler. Bir zamanlar uğraştığı temellerin sarsıldığını görmek istemez. İçindeki ferahlığa inanır. Ama olan şudur ki, mantıksızlık devreye girmiştir. Uyumsuz kalp-beyin mekanizması bencilliğe açılan yolda süpürge görevi görür. Süpürülen ise bir kabullenişin ve iki sualin kalıntıları olmuştur. İstenç yönergesinde kurtuluşun adresidir, fikirlerin sanatı…