Cesaret lazım çokça

Hepimiz çalışıyoruz belki bir amaç uğruna belki de yaşam kaygısı sarıyor dört bir yanımızı. Bizi ele geçiren iş dünyasının dışında ne yapıyoruz peki, birşeyler yapmak için gereken güç ve zaman öyle az diyorsunuz ki şimdi bana. Katılıyorum çünkü bende dar boğazların ve zamanların insanıyım. Mış gibi yaşadığım, kaygısızca dönüştüğüm biri var o saatlerde. Bir süre sonra utanmak da kalmıyor yerini aç gözlülük alıyor. Böyle anlarımın en büyük anlatıcısı bir ses iki nefes. Neden olduğunu bilmeden yazarken buluyorum kendimi, biriken zehirli sarmaşıklardan kurtuluşla anlıyorum bana olanları. Umursamaz çıkıyorum bir şekilde, geri dönüş mecburi olmadıkça önemsemiyorum. Cesarete kapılıyorum. Ruhum daralıyor iş zamanı yaklaşırken, biteceği vakti düşünerek rahatlamaya çalışıyorum.

Eğrisi doğrusu

Ne yanlış ne doğru, İyi mi güzel yoksa kötü mü çirkin? Bilemiyorum. Anlayamıyorum. Bırakıyor gibiyim ama sezdirmeden her zaman ki gibi. Nereden başlamalı yoksa bitirmenin zamanı mı gidilecek olan bilemiyorum. Emin değilken eminim diyemiyorum. Vicdanımın beni bırakması mümkün olur muydu diye soruyorum tereddütlerime çekinceyle. Zor ve karışık bir dönem bu, her yer puslu. Beni bekleyen şansları göremiyorum. Duyularım algı yeteneğini kaybetmiş benden izinsiz. Yazılarım tuzlu, ekşi bir tatsızlık veriyor okuyanlara diye hayıflanıp yazmayı da terk edesim geliyor. Ama muhakeme edemediğimi hatırlayınca duruyorum. Aynı durakta beni alan ve gözlerimi açan insanı ararken, tekrar duruyorum. Şimdilerde doğru olanın durmayı bilmek olduğuna kanaat getiriyorum.

Safsata

Emin değilken belki de heveslendim muradıma, kendimi avuttum görkemli saatlerin gelmesi için. Hepsini tek başıma yapabileceğime inandım. Şimdi durmuş olup bitenlere ve bana kalmayanlarla sızlanıyorum. Beni anladığını söyleyenler var ama yalnız kalmaktan korkuyorum. Aslında bir tek ben anlayamıyorum kendimi. Sonra o biri çıkıyor, kabuğuma çekilmek üzereyken. Anlıyor sanki ters giden karmaşamı. Desteğini esirgemeden kibarca dinliyor beni. Böyle olunca yaşama arzum geri dönüyor, ben dönüyorum. Onun varlığını anlatmak için eksik kalmaktan korkuyorum çünkü benden sonra bile o yaşasın, anlaşılsın ve değer bulsun istiyorum. İşte tutkumu tazeleyen bu asil ruh, şimdi izninizle kanatlarına bir öpücük konduruyorum.

Var

Bir kolyem var bana onu hatırlatan, özlediğimde taktığım boynuma.

Korkutan rüyalarım var onun yokluğunu getiren sabahlarıma.

Uzun uzun bakmışlığım var benden gidecek gözlerine.

Anlamak istemediği ve beni görmezden geldiği zamanlarım var gözyaşların da teselli aradığım.

Birçok kuşkum var ona bahsetmediğim.

En çok da sevme yetim var onu yüceltmek isteyen.

En tuhafı hala canımı yakan sözleri var boğazımda düğümlenen.

Ve aynı yerde buluşan farklılıklarımız var.

Gökyüzü kadar

Mutluluktan uçan birine rastlarsanız bir gün, endişe buyurmayın. Bilin ki ben bu görevi uçaklardan öğrendim. Öyle zoraki değil, onların işaret etmesiyle ışık saçan umut dolu birinin gözlerinden, neşesinden, kederinden, her uçak geçen cümlesinden. En kolay ve güzel sevmekti bu. Bana yalnızca mutlu olmak kalıyordu ve ben çok mutlu oldum. İfadesiz olacak şekilde mahçup hissediyordum. Çok şanslıydım. Tüm ruhumla mutluluğu tatmak eşsizdi. Onunla birlikte gökler yakınlaştı, rüzgar hızını alamadı. Uçarken mutlu sonrasında aydınlıktı yüreğim.

Çember

Karar alındı, geç kalmadan sükunet ile.

Son denen noktaya benzer olay,

Baloncuklar gibi havaya karışırken.

Mutluluğun yoluydu gidilecek olan,

Saygıyla ve anlayışla sürecek.

Aynı dönence yaşanabilirdi mutlak gelecekte

Fakat belirsiz süresiyle mutabık son için

En iyisi buydu.

Elindeyken mutluluğu içselleştirmek,

Gerekirse mutsuz sonu göğüslenmek.

Başa dönmeyi aldırmayıp,

Sondan uzaklaşarak.

Unutulmaz geçişler de anı gölleri oluşturmak.

Mantığa aykırı bir dönem filmi gibi

Gerçeklerin farkında olup, hayaller de nefes almak.

Kabullenip yaşamak kadar basit,

Kuralları çiğneyip umarsız olabilecek kadar savunmasız.

Kopmayan bir halatla zirveye çıkmak gibi.

Hem zor hem basit, ama vazgeçilemez.

Çapı büyüyüp küçülen çemberin son halkası,

Demir soğukluğunda gece karası.

Ne var ki, hepsine değer cazibesi.

Üniversite yılları

Ciddiyetle başlamıştı; bize anlatılan ve öğretilenlerle anı yaşayacak duygulara sahiptik. Dost canlısı arkadaşlarla yabancılaşma sorunsalını da hallettik zamanla, geriye dersler ve sınavlar kalmıştı. Ama içimizde büyüyen endişeler ve biz burada ne yapıyoruz sorularına yanıt bulamıyorduk. Çözümsüz kaldıkça da arkadaşlarımıza sarılıyorduk, onların şefkatine ve zamanı değerli kılan desteklerine. Araya yazlar girdi, kışlar sonnbaharları izledi. Sinirleri yıpratan anlamı kaybolmuş derslerle biz de uzaklaşmaya başladık. Herkes farklılaşıyordu. Büyümek ağır basıyordu. Engellenemez bir varoluş düzeniydi bu. Ayak uyduruyorduk, gün sonunda ettiğimiz kısa sohbetlerdeki saçmalamalarımız yeterli oluyordu. Etkili yıllardı; beni ben yapan yıllardı. Kaybolduğumda o anlara geri dönüyorum ve kendimi buluyorum. İnsanların çoğu hayatı boyunca bulamıyor kendini. Şimdilerde kaybolmuş olabilir miyim diyorum ama sanmıyorum çünkü o insanlar hala benimle birlikteler.

Ne mutluyum ki onlara sahibim, ne mutlu ki beraberken yalnız değiliz!

Kokundan öptüm

Gökyüzü yürekten selamlamıştı o uçağı.

Heyecanla oraya baktı, masumiyeti görülmeye değerdi.

Bir o bir de gökyüzü vardı.

O anda, yıldızlara ve aya yakın olan.

Ellerini tuttum sıcacıktı.

Nefesi dudaklarımda ıslanıyordu.

Deniz yosun kokusunu ona bahşediyor,

Bana onun kokusu kalıyordu.

Sımsıkı sarıldı, karanlıklara geçit vermiyordu.

Kaybolduğum diyarı o kadar güzeldi ki,

Ondan başka ne varsa bulanıklaşıyordu.

Dudakları en müjdeli haberleri veriyordu.

Doyamıyordum ona, kalbim söz dinlemiyordu.

Kokusundan öptüm, zihnim onu sabitliyordu.

Mutluluğun başka açıklaması olamazdı.

Biz çocukken

Bugün kamyonun yanından geçerken, mazot kokusu geldi burnuma. Enteresan olanı o kokunun beni hem sevindirip hem de hüzünlendirmesiydi. Mahallem geldi aklıma, babam geldi. O da mazot kokardı bazen. Yine de alırdım onun kokusunu yoğun mazot kokusu arasında. O kadar güzeldi ki o günler, o koku, o çıkmaz sokak… Her akşam çıktığımız, oynadığımız o dünyanın en güzel sokağı. Babam girince sokaktan dünyanın en havalı insanı olurdum. Bazen arkasından koşardım arabanın, bazen de binerdim. Olan biteni anlatmaya yetecek azlıkta değildi tabii. Herkes çok masum, dünya daha güzeldi. Metrobüs yoktu, hava daha temizdi. Yine güvenilemezdi insanlara ama bu kadar mide bulandırıcı değildi. Sitelerde oturanlara özenir ama mahallemi özlerdim okuldayken. Hala özlüyorum dünyanın daha masum olduğu o günleri. Şimdi Halkalı değişti. Mahallem değişti. Herkesin oynadığı sokakta kocaman bir bina yapılıyor. Mutluluğumuzu kazıp yerine plazalar dikiyorlar…

Yazan: @seleniimo